Bizimle İletişime Geçin

Beyza Aktaş

BİZDE ŞÖLEN HİNDİYLE DEĞİL, OĞLAKLA OLUR

Şimdilerde yılbaşı kutlamalarında sofralarda hindiye yer verilmekte. Hindi dolması veya hindi kızartmaları sofraları süslemekte. Aslında yılbaşında hindi tüketmek bizim geleneğimiz değil. Zaten bunun pek çok insan farkında. Hatta herkes farkında. Fakat bu batı özentiliği ve bir pazarlama stratejisinden öte bir durum değil.

Herkesin de bildiği üzere hindi eti kültürel ve dini açıdan tüketmekte sakıncası olmayan bir et türü. Yani hindi eti yemenin bir sakıncası yok. Fakat yılbaşında durum biraz farklı. Bir kere, yılbaşında hindi eti yemenin dünyadaki hiçbir kültürle alakası yok. Bu tamamen pazarlama stratejisi.

Peki hindi eti, yılbaşında tüketilmeye nasıl başlandı? Ya da nasıl Noel’de tüketilir hale getirildi?

Hindi eti, Şükran Gününde yenilir ve Şükran Gününün en önemli motiflerindendir. Şükran gününde hindi eti yenilmesinin nedeni ise şöyle açıklanabilir: Günümüzde evcilleştirilmiş olan hindiler, Amerika keşfi öncesi yabani bir hayat sürmekteydiler. Amerika yerlileri olan Kızılderililer ise Amerika kıtasına gelen ziyaretçilerle ilişkileri güçlendirmek adına hindi avı gibi bazı bilgileri paylaşmışlardır. Bu bilgilerden yararlanan ve yeni hayatlarına başlayan İngilizler, Kasım ayında hasattan sonra Kızılderililer için bir ziyafet verirler ve burada şükranlarını sunmak için de Hindi ikram ederler. Daha sonra bu bir gelenek halini alarak her yıl Kasım ayının son perşembe günü kutlanmaya başlanır.

Zamanla devlet başkanlarının Şükran gününü meclise sunarak ulusal bir bayram olarak kabul edilmesini istemeleri neticesinde, Şükran günü resmi olarak ulusal bayram kabul edilir. Yani ne yılbaşıyla ne de Noel’le bir alakası yoktur. Hatta tarihler bile birbirinden uzaktır. Bunun yanında 25 ve 26 Ocak’ta Hz. İsa’nın doğumunun kutlandığı, dini bir bayram olan Noel’in de yeni yıl kutlamalarıyla alakası yoktur. Bu nedenle yeni yılın gelişini yabancı motiflerle kutlamaktansa kendi kültürümüzün motifleriyle kutlamak çok daha değerlidir. Yılbaşımızı pazarlama stratejilerinin birer oyuncağı olarak değil, kendi kültürel değerlerimizle, kendimize has bir şekilde kutlamak çok daha değerlidir.

Yeni yıl kutlamalarının, bizim geleneklerimizde olmadığı hakkında bazı iddialar mevcut. Fakat asıl bizim geleneklerimizde yeni yıl kutlamaları vardır.

Mersin’de yaşayan dünyanın en önemli Sümerologlarından biri olan Muazzez İlmiye Çığ katıldığı bir davette yılbaşı ve Noel Baba’nın Türk geleneklerinden geldiğini açıkladı.

Muazzez İlmiye Çığ’ın “Eski Türklerde, gökyüzü tanrısal bir güç olarak kabul edilirdi. Geceyle gündüz kavga halindeydi. 21 Aralık tarihinin ardından günlerin uzamaya başlaması, kutsal kabul edilen güneşin kavgayı kazandığı gün olarak kabul edilir ve bunun için şenlikler düzenlenirdi. Bu kutlamalarda ‘Akçam’ denilen çam dalı kullanılır, o çam dalının altına, Tanrı iyi insanlara iyi şeyler sunduğu için, hediyeler konulurdu. Tanrı gelecek yıl iyi şeyler versin diye de o çam dalına iyi dilekleri simgeleyen bezler, süsler bağlanırdı. O gün aileler bir araya gelir, yemekler yapılır, yenir, şarkılar söylenip, dans edilirdi.”

Noel Baba’nın da yine Türk geleneğinden günümüze geldiğini belirten Çığ, “Bugün Noel Baba olarak kabul edilen yaşlı adamın, gökyüzü tanrısının kötü kardeşi yeryüzü tanrısı olduğuna inanılır. 22 Aralık’ta onun bile iyi olmaya karar vererek, kapı kapı dolaşıp hediyeler verdiği düşünülürdü. Noel Baba’nın kıyafetleri tıpkı Türk geleneklerindeki kıyafetleri yansıtır. Bu adet, Hunlarla birlikte Avrupa’ya, Hıristiyanlığın yaygınlaşmasıyla birlikte Hıristiyanlara geçti. Yılbaşı kutlama geleneği, 325 yılında alınan bir kararla Hz. İsa’yı anmak için kullanılmaya başlanmıştır” şeklinde ifadeleri Türklerin tarihe yön veren kültürel zenginliklerine dikkat çekmiştir.

Orta Asya’dan itibaren asırlardır yeni yıl kutlamaları Oğlak etinin kızartılması, Oğlak Dolması ve çeşitli et türlerinin hazırlanmasıyla gerçekleşirdi. Buradan anlaşılacağı üzere Oğlak eti bir şölen yemeğiydi.

Bizler de Oğlak etini yeni yıl kutlamalarında, aile ve akrabalarla olan aile yemeklerinde ve diğer önemli kutlamalarda kullanabiliriz. Muhteşem lezzetiyle tam bir şölen yemeği olan oğlak eti, bizleri geleneklerimizle ve tarihimizle buluşturarak değerlerimizi hatırlatacaktır.

Evet, kırmızılar, ışıltılar, süsler, mumlar, süslenmiş çam ağaçları, tonton Noel Babalar, geyikler, bunların anlatıldığı hikayeler, filmler ve diziler… Hepsi çok renkli. İnsanı gördükçe mutlu ediyor. Fakat bunlar bizim kültürümüz değil. Bu demek değil ki bizim kültürümüzde böyle şeyler yok. Bizim kültürümüz en renkli kültürlerden biri. Tarihe yön veren, pek çok kültürle etkileşen bir kültüre sahibiz. Kendi kültürümüzü bir kenara bırakıp top yekûn farklı kültürel değerleri uygulamak doğru değil. Kendi kültürümüzü yaşatmalıyız.

Bugün bir evde eğer çam ağacı süsleniyorsa, ev sahibi bunun bizim kültürümüzde olmadığını bilse bile, belki de çocukları bilmeyecek. Bunu normal sayacaklar ve birkaç kuşak sonra bunu kendi kültürümüz sayacaklar. Bu da dejenere olmak demek. Amaç da bu. Bir milletin kültürünü değiştirebiliyorsan illa ki o bölgeyi resmi şekilde işgal etmiş olmana gerek yoktur. Kültürünü terk etmiş ve farklı kültürleri benimsemiş toplumlar özgürlüklerinin ve ülkelerinin anahtarını kendi elleriyle düşmana teslim etmiş sayılırlar. 2000’li yılların işgali de böyle olur işte. Maliyet düşük, kazanç fazla. Çünkü pazarlama stratejisi iyi.

Kültürümüze sahip çıktığımız yıllar diliyorum. 2018 yılı, bilinç dolu bir yıl olsun.

Yorum Yapmak İçin Tıklayın

Yorum Yapın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Beyza Aktaş

ÇOBAN KÖPEĞİ NEDEN KAYIPLARA KARIŞTI?

Çoban köpekleri akıllı ve sadık olmalarıyla bilinir. Sürüyü ve sahibini her koşulda korur. Çobanların dostudur, yol arkadaşıdır. Tüm varlığıyla sahibini sever ve ona sadakat besler. İşte ben de tam bu konuyla ilgili bir anıyı anlatmak istiyorum.

Anı sahibi, nesillerdir büyükbaş ve küçükbaş hayvancılık yapmış bir ailenin hayvancılıkla uğraşan oğlu. Tıpkı kendisi gibi evlatları da yetiştiriciliği, hayvanları çok seviyor. Tüm bunlardan bahsederken gözleri parlıyor. Muhabbet sırasında söz çoban köpeklerine geldiğindeyse hüzünleniyor ve bana bir anısını anlatıyor.

“Ellerimize doğan bir çoban köpeği vardı. Biraz yaşlıydı ama yine de çok yaşlı değildi. Bir gün babam biraz içkiliyken karanlıkta hayvan uyurken onu sevmek istemiş ve ansızın köpeğe sarılıp sevmeye kalkınca hayvan da ani bir refleks ile babamı tanımayıp kafasını ısırdı. Köpeğin ağzını zar zor açtık. Sonrasındaysa babamı hastaneye götürdük. Hayvanın bir suçu yoktu tabii. Ama eve döndüğümüzde gitmişti. Her yeri aradım taradım ama bulamadım. Gel zaman git zaman diğer yetiştirici arkadaşlarla konuşurken biri bana sürüsünü otlattığı yerde ölmüş bir çoban köpeği gördüğünden bahsetti. Hemen gittim ve gördüm ki bizim sadık, iyi köpeğimiz yalnız bir şekilde üzüntüden ölmüş. Bu haber hepimizi çok üzdü. Hala hatırladıkça üzülürüz.” ifadelerini kullandı.

Bu hüzünlü anı odadaki herkesi duygulandırdı ve bana bir kez daha çoban köpeklerinin nasıl derin hisleri ve güzel bir kalbi olduğunu hatırlattı. Sadece çoban köpekleri de değil, köpeklerin hepsi insanların dostları. O kadar çok örnek var ki bu dostluğa!

Bir videoda bebeğine vurmuş gibi yapan ama aslında vurmayıp köpeğinin tepkisini ölçen biri, köpeğinin patisiyle kendi elini uzaklaştırmaya çalıştığını ve son olarak da kendini bebeğe siper ettiğini videoya çekip paylaşmıştı. Başka bir köpek, sahibinin onu terk ettiği yerden hiç ayrılmadan ve ağlayarak hala sahibini bekliyor. Geri dönmesini ve onu almasını… Başka bir görüntüde uyuyan bebek ve çocukların başında nöbet tutan bir köpeği görüyoruz. Ya da sahibinin sürülerini korumak için tehlikenin içine atlayan bir köpeği…

İşte bu nedenle köpekler bizim dostlarımız ve yoldaşımız. İnsanoğlu olarak birbirimizi sevmeyi başaramadığımız zamanda ve durumda, kimse bizi sevmiyor diye düşündüğümüz anlarda etrafımıza bakıyoruz ve görüyoruz ki hayvan dostlarımız bizi seviyor. Hem de en saf şekilde. İşte onların sevgisi bize ilham vermeli! Kendimizi ve diğer insanları sevebilmeyi öğrenmek konusunda ve hayvanları korumak, onların haklarını yok sayan insanlara karşı etkili bir duruş sergileyebilmek adına onlara bakmalı ve onlardan ilham almalıyız.

Okumaya Devam Et

Beyza Aktaş

Falında Keçi Çıkanlar

“Neyse halim çıksın falım” derler fal için. Koyun Keçi Dünyasının falında da keçi çıktı. Hem de adeta siyah-beyaz bir portre şeklinde. Buraya kadar yeterince ilginç değilmiş gibi falımız çıkmaya da başladı.

Ankara keçisi oğlağı Ankaralı bazı kasaplarda satılmaya başlandı. Migros oğlak satışı yapmaya başladı ve oğlak eti İnternet satış siteleri vasıtasıyla da tüketiciye ulaşır oldu. Ayrıca Kazan Et Pazarında salı ve pazar günleri oğlak eti satışı yapan stant açıldı. Böylece küçükbaş eti, büyükbaş etine alternatif oluşturabilir ve kırmızı etteki sorunlara çözüm oluşturan adım olarak değerlendirilebilirdi. Aynı zamanda insanların kafasındaki ön yargıları silebilirdi. En önemlisi de çevresel nedenler dolayısıyla oğlak eti tüketemeyen insanlar oğlak etine kolayca ulaşabilecekti. Bu sevindirici durumun falla alakası var mıydı?

Ben fala inanmam ama falda keçi çıktıktan sonra atılan proje adımları sevindiriciydi. Bunu da şu şekilde değerlendiriyorum: Ülkemizde küçükbaş hayvancılıkta beklenen adımların geç de olsa atılmaya başlanması.

Küçükbaş etine karşı ön yargılar uzun süredir var. Asıl problemi de bu ön yargılar oluşturuyor.

-KÜÇÜKBAŞ ETİ KOKAR.

-KÜÇÜKBAŞ ETİ YAĞLIDIR.

-KÜÇÜKBAŞIN SÜTÜ KOKAR.

-KÜÇÜKBAŞIN SÜTÜ İNSANA AĞIR GELİR, HASTA EDER.

Daha bir sürü sayılabilir. Küçükbaş sütünü hiç tatmamış insanlar biliyorum. “Kokuyor” diyor. Soruyorum hemen: “İçtin mi?” Cevap: “Yok, içmedim. Çevremdekiler koktuğunu söylüyor. Ben kokan şeyleri içemem.”

Geçenlerde sosyal medyada ünlü bir yemek tarifi yazarı paylaşım yapıyor. Keçi sütü içmek durumundayım ama kokuyor diyor. Şaşırtıcıdır ki elimde keçi sütü dolu bir kupa tutuyorum. Kokluyorum, hiç kokmuyor. Aksine içtiğim en kokusuz süt. O nedenle küçükbaş hayvancılık projelerinde öncelikli hedefimiz küçükbaşa olan ön yargıları kırmak. Sonrasında her şey daha kolay ve sürdürülebilir.

Ön yargılar var, sorunlar var ama biz birlikte bunları atlatacak kadar güçlüyüz. Fallarda küçükbaş portreleri çıktı diye değil, kendimize inandığımız için. Altın çamura düşse değeri düşer mi? Düşmez. Karalamalar da küçükbaş hayvancılığı bitiremez!

 

 

Yazan: Beyza Aktaş

Okumaya Devam Et

Beyza Aktaş

Yetiştiriciler, Veteriner Hekimlerin İnsafına Mı Kaldı?

Türkiye’de küçükbaş hayvan yetiştiricileri veterinerlik hizmeti almak konusunda çekingendir. Son yıllarda artan entansif küçükbaş işletmeleri nispeten daha çok veteriner hekimlerle çalışırken geleneksel ve meraya dayalı hayvancılık yapan küçükbaş işletmeleri ne yazık ki hala veteriner hekimlerle dirsek temasıyla çalışmaya uzaklar.

Bunun birçok sebebi vardır ve muhakkak araştırmalıdır. Ama bildiğimiz iki şey var ki; küçükbaş hayvan işletmelerinde özellikle kuzu / oğlak ölümlerinin azaltılması, işletmelerde koruma ve sağlık hizmetleri konusunda mutlaka veterinerlik hizmetine başvurulmalı. Bir diğer husus ise; Türkiye’de küçükbaş alanında ihtisas yapmış veteriner hekim bulma zorluğu, veterinerlik hizmetlerinin çok pahalı ve standart olmaması.

Hayvancılıkla uğraşan, aile geçim ve ihtiyaçlarını sağlayacak kadar az miktarda hayvana sahip insanlar için veteriner hekim bulmak ve işlem ücretlerini ödemek çok daha maliyetli hale gelmektedir. Bu da hayvancılıkla uğraşan kişilerin her açıdan zarar etmesi demektir. Ya hayvanını tedavi ettirecek ya da onu ölüme terk edecek! İşte burada da vicdan devreye giriyor. Bir canlının hayatı mevzu bahis oluyor. Bu da kişileri hayvancılıktan uzaklaştırıyor. Ben bu işi niçin yapayım, neden uğraşayım dedirtiyor.

Koyun Keçi Dünyası sosyal medya hesabına gelen bir yetiştiricinin haklı isyanıyla örnekleyelim bu konuyu. Yetiştirici; yeni doğan kuzusunun fotoğrafını göndermiş bize. Kuzunun anüsü yok. Ne yapmalıyım diye sormuş. Bir an önce veteriner hekime götürün, dedik. Götürmüş. Ve veteriner hekim işlem ücretinin 1000 TL olduğunu söylemiş. Şimdi yetiştirici soruyor; “ Kuzu 1000 TL etmiyorken nasıl bu işlemi yaptırayım, yok ki öyle bir param”

Kuzuyu ölüme mi terk etmek gerekiyor? Yoksa zarar etmek pahasına kuzunun hayatını kurtarmak mı? İşte bu yetiştiriciler için ağır bir problem. Özellikle maddi sıkıntılar yaşayan kişiler için. Bu durumla karşı karşıya gelen kişi ne yapacağını bilemez bir halde bize mesaj attı. Fakat bunun kararını kendisinden başka kimse veremezdi. Oysa bu duruma dikkat çekilebilir, yetiştiricinin sesi olabilirdik. Bu gibi durumların olmaması için çaba harcayabiliriz. Hayvana sadece sütü içilen, eti yenilen, yünü çeşitli tekstil ürünlerinde kullanılan bir varlık gibi bakmanın yanlış olduğunu düşünüyorum. Her şeyden öte, ‘canlı’ olmanın önemli bir kriter olduğu kanısındayım. Hisleri var, acıyı hissedebiliyor, sevgiyi hissedebiliyor, annelik içgüdüleri var… O nedenle her hayvan eninde sonunda kesime gidecek bile olsa tedaviyi ve sağlığı hakkediyor. Veteriner hekimler de bunun için var. Sadece evlerimizde bizlerle yaşayan kedi ve köpek dostlarımızı tedavi etmek için değil, hayvanat bahçesinde olan hayvanlar için değil. Eti ve sütü için beslenen küçükbaş ve büyükbaşlar için de varlar. Nasıl ki sağlık herkesin hakkı; bu hak küçükbaş ve büyükbaşların da hakkı. Ticari kaygıdan öte ‘can’ oldukları için.

Peki yetiştirici mağduriyetinin önlenmesi için neler yapılabilir? Naçizane önerilerim şunlar;

  • Devlet hayvan hastaneleri kurulmalı / sayısı artırılmalı
  • Koyun Keçi Birlikleri’nin veteriner hekim istihdam zorunluluğu getirilmeli ve bunun için ödenek verilmeli
  • Veteriner Hekimler Odası tarafından üst fiyat uygulaması getirilmeli
  • Devlet ve özel laboratuvarlarında hayvan hastalıklarına yönelik yapılacak testlerde fiyatlar makule çekilmeli ve laboratuvar hizmetlerinden yararlanma teşvik edilmeli
  • İl ve ilçe tarımlarda görev yapan veteriner hekim ve ziraat mühendislerinin bürokratik iş kalemleri azaltılmalı ve daha fazla araziye çıkmaları teşvik edilmeli…

Bu yazımdan şu da anlaşılmamalı.. Küçükbaş yetiştiriciliği çok emek isteyen ve zor şartlarda yapılan bir iş. O nedenle en çok küçükbaş yetiştiricisi emeğin kıymetini bilir. Veteriner hekimlerde zor şartlarda birçok riski göze alarak görevlerini yapmaya çalışıyorlar. Elbette verdikleri emeklerin bir karşılığı olmalıdır. Kimse kimseye amme hizmeti vermek zorunda değildir. Ama bu bedelin vicdanlı olması gerekir..

Yetiştiricilerin mağduriyet yaşamamaları adına devlet hayvan hastanelerinin sayısının artması en uygun çözüm Veteriner Hekimler Odası tarafından üst fiyat uygulamasının hayata geçirilmesi. Böylece bir kuzunun hayatını tehlikeye atmadan sorunlar çözülebilir ve yetiştiricinin maddi ve manevi problemlerinin bir kısmı bu yolla problem olmaktan çıkartılabilir.

 

Okumaya Devam Et
Advertisement

Çok Okunanlar